Hauptmenü

KURTULUŞ TEOLOJİSİ VE SİVİL CUMA NAMAZI (1) PDF Drucken E-Mail
Geschrieben von: Administrator   
Freitag, 08. April 2011 um 20:07

Engin Erkiner: Yapılan her belirlemenin ardından “hangisi” sorusunun sorulması gerekir. Aksi durumda genel belirlemenin içerdiği önemli ayrılıklar görülmez duruma getirilmiş olur. İktidarlar sürekli olarak genel belirlemelerle konuşur ve o genele de kendi istedikleri anlamı yüklerler.

Başbakan Erdoğan’ın sık tekrarladığı bir belirlemeyle, “bu ülkenin yüzde 99’u Müslümandır”.

Müslümanlık genel bir belirlemedir.
Müslüman, ama hangi Müslüman? Müslümanlık birleştirici olabilseydi, en başta Arap ülkelerinin birleşmesi gerekirdi.

Bırakın ülkelerin birleşmesini, her ülkenin kendi içinde bile önemli çelişkiler vardır.

            Suriye’de Baas partisi rejimine karşı gösteri yapanlar Müslüman, onların üzerine ateş açan ve öldürenler de Müslüman…

            Libya’da birisi Kaddafi yanlısı, diğeri rejime başkaldırmış iki taraf da Müslüman…

            Yemen’de göstericiler de Müslüman, onların üzerine ateş açan iktidar yanlısı güçler de…

            Başka ülkeler de örnek olarak verilebilir.

            Bölgemizde Müslümanlar arasında bazen iç savaş boyutuna varan çatışma sürerken, “Müslümanlığın birleştirici olması”ndan söz etmek, insanları aptal yerine koymaktır.

            İslamiyetin temel metinleri aynıdır, ama yorumları farklıdır. Bu nedenle de kendi başına İslam ya da Müslüman belirlemesi yeterli değildir. Hangi İslam, hangi Müslümanlık sorularının da sorulması gerekir.

 

            POLİTİK DİN

            Din sadece Müslüman ülkelerde değil, Hıristiyan, Yahudi ve Budizmin egemen olduğu ülkelerde de her zaman güçlü bir politik içeriğe sahip olmuştur.

            Özel olarak bizde ise, Müslümanlık, her iktidar tarafından, egemen sınıfın ve devletin çıkarlarına uygun içerikte halka dayatılmıştır.

            Halkın kültüründe önemli yeri olan dinin 1960’lı yıllarda sosyalistlere, 1980’li yıllar ve sonrasında ise Kürt özgürlük hareketine karşı kullanılmaması düşünülemezdi. Bu arada Alevilere karşı sürekli kullanıldığını da unutmamak gerekir.

            1960’lı yılların büyük bölümünde MHP yoktu. MHP yerine milliyetçi-mukaddesatçı güçler devrimcilere saldıran asıl güç durumundaydı.

            Milli Türk Talebe Birliği (Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve AKP’nin çok sayıda kadrosu bu örgütten gelmedir) milliyetçi-mukaddesatçı bir anlayışa sahipti.

            Bu anlayışın vurucu gücünü ise Komünizmle Mücadele Dernekleri oluşturuyordu.

            Tipik saldırı yöntemi şöyleydi:

            Cuma namazında dinlediği, önceden hazırlanmış dini vaazla galeyana gelen kalabalık, içine karışmış çok sayıda kışkırtıcının da yönlendirmesiyle ilerici parti ve kuruluşların binalarına, toplantılarına saldırırdı.

            O dönemde Komünizmle Mücadele Dernekleri Başkanı tanıdık bir isimdi: Fettullah Gülen.

            Aynı Gülen, bugün Kuzey Kürdistan’daki asimilasyonun eğitim alanındaki önemli bileşenlerinden birisidir.

            Devletin ve iktidarların kendilerine karşı olan güçlere yönelik olarak yürüttükleri saldırgan ve asimilasyoncu politikalarda 50 yıldır süreklilik bulunmaktadır.

            Bu sürekliliği simgeleyen isim de Fettullah Gülen’dir.

           

            POLİTİK CUMA NAMAZI

            Politik namazın yakın dönemdeki örneği Kahire’de Tahrir Meydanı’nda görüldü.

            Hüsnü Mübarek rejimine karşı gösteri yapan ve çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu kalabalık, meydanda toplu olarak namaz kılıyorlardı.

            Suriye’deki Baas rejimine karşı büyük gösteriler de Cuma namazlarından sonra yapıldı.

            Sözde laik Baas iktidarı, bu durumda, Müslümanlığı kendi amaçları için daha açık olarak kullanmaya çalıştı, ama olmadı.

            Şam’da Cuma namazı sonrasında Baas rejimi lehinde konuşmaya kalkan bir hoca, cemaatin tepkisiyle karşılaştı.

            Benzer bir durum Kuzey Kürdistan için de söz konusudur.

            Kürt halkının dini duyarlığını bilen AKP Hükümeti ve Diyanet, kendilerine bağlı cami hocalarının vaazlarıyla özgürlük mücadelesini kırmaya çalışıyorlar.

            BDP, önemli bir adım atarak, sivil itaatsizlik çerçevesinde farklı bir cuma namazını hayata geçirmeye başladı: devlete bağlı olmayan sivil imamların öncülüğünde cuma namazının kılınması ve vaazın da Kürtçe olması AKP’yi ve Diyanet’i fazlasıyla rahatsız etti.

            İslamiyeti yıllardan beri politik amaçları için kullananlar, kendi anlayışları doğrultusundaki Müslümanlıkla toplumu tek tipleştirmeye çalışanlar sanki onlar değilmiş gibi, BDP’yi “dine bölücülük sokmakla” suçluyorlar.

            Gerçekte ise söz konusu olan, insanların başka bir Müslümanlık yorumunu tercih etmeleridir.

 

            KURTULUŞ TEOLOJİSİ  İSLAM’DA DA ORTAYA ÇIKABİLİR Mİ?

            AKP’nin Kürdü ve Kürtçeyi dışlayan bir Müslümanlık yorumunda ısrarcı olabileceğini sanmıyorum. Ederlerse fazlasıyla zorlanacaklardır ve başarı şansları da yoktur.

            Hizbullah’ın bile kendisini Kürt halkının bir parçası ilan ettiği ve Kürtçeyi savunduğu bir dönemde, AKP, bu politikasında fazla ısrar edemeyecektir.

            Yeni politikanın ne olacağı şöyle örneklenebilir:

            “Ne mutlu Türküm diyene Kürtçe olarak nasıl yazılır?”

            Sivil cuma namazlarıyla ilgili olarak şunun sorulması gerekir:

            Müslümanlıkta da Hıristiyanlıkta olduğu gibi, dini, özgürleşme ve sosyal kurtuluş bağlamında yorumlayan bir anlayış ortaya çıkabilecek midir?

            1968’de Latin Amerika’da doğan Kurtuluş Teolojisi, Hıristiyanlığı sosyal kurtuluş çerçevesinde yorumluyor ve sosyalistlerle birlikte mücadeleye giriyordu.

            Bu akımın kurucuları arasında bulunan Camillo Torres adlı rahip gerilla savaşında hayatını kaybedecekti.

            Müslümanlıkta yıllar öncesinde güçlü olarak var olan, daha sonra ise gücünü önemli oranda kaybeden, dinin özgürlük ve sosyal kurtuluş çerçevesinde yorumlanması yeniden güçlenebilir mi?

            Sivil cuma namazları bunun için fırsat olabilir mi?

            Sonraki yazıda bu konu üzerinde duracağım.